Haziran 15, 2021

Bu Blogcu

Bu Blogcu İşi Biliyor

Uyum mu rekabet mi?

Uyum mu rekabet mi?

Uyum mu rekabet mi?

author

BURHAN ŞEŞEN

burhansesen@birgun.net

2021.02.19 04:00

Hayatta kişiliğimle ilgili övündüğüm özelliklerin en başında kimseye fiziksel zarar vermemiş olmam gelir. Yıllarca futbol oynadım üniversitede yurtlarda kaldım eylemlere, boykotlara, protestolara katıldım ama kimsenin canını acıtmadım. Zira o yıllarda kaba kuvvetin ancak bir süre karşımdakini sindireceğini düşünürdüm. Kalıcı olanın ise bilimle, gerçeklikle, doğruyla, adaletle ve mantıkla savunulan fikirlerle mümkün olacağına inanırdım. Ta ki Doğan Cüceloğlu ile onun kitapları ve yaşam öğretisiyle tanışana kadar. O benim yukarıda saydığım özelliklere çok ama çok önemli eksik bir duyguyu kattı. Sevgiyi. Evet. Gerçekten de sevgiyle yaklaştığımız zaman o kocaman dağ gibi sorunlar biraz daha kolay aşılmıyor mu? Eşimizle, çocuğumuzla, patronumuzla, çalışanımızla, siyaseten anlaşamadığımız karşıt görüşlü biriyle tartışırken bile sevgiyle ilk adımı atmak çok yararlı olmuyor mu? Rahmetli Cüceloğlu öğrencisi ve bir dönem birlikte çalıştığı çok değerli dostum; sosyolog Nurdoğan Arkış ile daha geçen gün internet üzerinden yaptığı son söyleşisinde çok önemli bir noktaya değinmişti.

Aynı ev içerisinde yaşayan ve anlaşamayan ergen bir genç ve otoriter bir baba ve evde yaşanan çatışmanın nasıl giderileceğiyle ilgili. Dedi ki Cüceloğlu: “Bu sorunlara karşılıklı bir dans gibi mi yoksa kıran kırana bir maç gibi mi yaklaşılıyor. Zira birinde uyum diğerinde rekabet var.”

Devlet Baba yıllardır ne yazık ki bu ikinci yöntemden medet umuyor ve de ülkenin geleceği olan üniversite gençliğine hem acımasız davranıyor hem de orantısız şiddet -hem maddi hem manevi- kullanıyor.

Bugün ülkeyi yönetenler gençliğin otoriteyle olan bu çatışmasını şefkatli bir baba gibi görebilseydi her eleştiriyi devleti yıkmaya yönelik bir paranoyaya dönüştürmeseydi bugün Boğaziçi Üniversitesi’ndeki olaylar gerçekleşir miydi? Bugün ülkeyi yönetenler hâlâ Osmanlı dönemine öykünmeselerdi, resmi tarihten şovenizmden baskıcı yönetimden değil de içine hümanizmin de katıldığı bir sosyal devlet anlayışından beslenselerdi bu gerginlik bu kutuplaşma olur muydu hayatımızda? Komşusu açken tok yatanlardan olmasalardı bin odalı saraylarda yaşayıp milyon dolarlık lüks araçlarla konvoy halinde gezerler miydi? Vatandaşları açız diye bağırıp sokaklarda bezgince yürürken, semt pazarındaki artıkları yüzlerini gizleyerek toplamaya çalışırken ejder meyveli sofralarda otururlar mıydı?

Tek adam olmanın verdiği kibirle millet pandemi döneminde açlıktan kırılırken, esnaf lokantasını açamazken, sanatçılar işsizlikten intihar ederken bir dönem daha iktidarda kalabilmek için sosyal mesafenin üstüne basarak yüzlerce kişiyle parti toplantısı yapıp oraya gelen kalabalıkla övünürler miydi?

Eğer ki biraz okusalardı, bir enstrümanı kıyısından köşesinden azıcık bile çalabilselerdi, hamasi olmayan duygusal bir şiiri eşlerinin elini tutup gözlerine bakarak okuyabilselerdi, bir tiyatro oyununu bir sinemayı bilet alıp vatandaşla beraber izleselerdi, yapılan eleştirilere biraz gülebilselerdi bu kadar gergin olur muydu bu kadar kutuplaşır mıydı bu ülkenin insanları?

Bu ülkenin pırıl pırıl gençlerine destek olmak hepimizin görevi. Sadece iktidarla aynı görüşte değiller diye özerk bir üniversite istedikleri için atanmış değil seçilmiş bir rektör talepleri yüzünden bu genç öğrencilerin daha mahkemeye bile çıkmadan ülkenin içişleri bakanı tarafından suçlu ilan edilmelerinin kime ne faydası var?

Sırf Boğaziçi Üniversitesi’ni de kendi saflarına katabilmek için gece yarısı apar topar bir kararnameyle okula yeni bölümler açılmasının bilime katkısı ne?

Dünyada ilk 200’e giren bir üniversitenin akademik, bilimsel çalışmalarıyla değil de böyle olaylarla anılmasının yurtdışındaki bilimsel çevrelerde bulacağı karşılık ne?

Bunun için ve tabii ki de öğrencilerin bu haklı talepleri için, özerk üniversite için müzisyenler olarak Boğaziçililerin yanındayız. Yaklaşık 300 imzalı bir manifesto yayınlandı. Umarız gereken yerler bundan bir ders çıkarırlar. Devlet artık bu otoriter baba kavramından bir an evvel vazgeçip tüm çocuklarını sarıp sarmalayan anlayışlı, şefkatli baba konumuna bir an evvel geçmelidir. Fazla geç olmadan…

Kaynak: idarimerkez.com